Yokuş çıkarken yorgunluk daha görünür, daha "haklı" gelir insana: Zorlanıyorsun, terliyorsun, nefesin kesiliyor, ama en azından çaban ortada. Karşındaki de görebiliyor, takdir edebiliyor belki.
Ama inerken olan yorgunluk bambaşka bir tür: Kontrol etmek, yavaşlamak, dizleri kilitlememek, her adımda çarpma kuvvetini absorbe etmek zorunda kalıyorsun. Yerçekimi seni aşağı çekiyor, sen ise sürekli fren yapıyorsun. Eklem ve kaslara binen yük aslında inişte daha fazla olabiliyor (özellikle quadriceps ve baldır kasları excentrik kasılma yapıyor, yani uzarken kasılıyor — ki bu tür kasılma daha fazla mikro hasar ve yorgunluk yaratır). Yani fiziksel olarak da iniş çoğu zaman çıkıştan daha yorucu olabiliyor.
İnsan ilişkilerinde de tam bu: Karşındakine ulaşmak için kendi frekansını, kelime dağarcığını, espri anlayışını, hatta bazen duruşunu, tavrını bilinçli olarak düşürmek zorunda kalıyorsun. Sen yukarıdan iniyorsun aslında, ama inerken o kadar dikkatli, o kadar kontrollü, o kadar "fren yaparak" gidiyorsun ki, vardığında bitkin düşüyorsun. Karşındaki belki sadece "kolay" bir sohbet yaşadığını sanıyor, sen ise içten içe "ne kadar enerji harcadım ben buna" diyorsun.Bu tür ilişkilerde en yoran şey şu oluyor bence: Sürekli kendini translate etmek. Kendi doğal halini, kendi derinliğini, kendi hızını korumak yerine, sürekli sadeleştirerek, yumuşatarak, basitleştirerek konuşmak. Ve en kötüsü, bunu fark ettikten sonra bile bazen yapmak zorunda hissetmek — çünkü yoksa iletişim kopuyor.
Bazı insanlara ulaşmak için inişi tercih ediyorsun, ama vardığında gördüğün manzara o kadar değmiyor ki yorgunluğa… O zaman insan düşünüyor: "Acaba çıkışa devam mı etsem, yoksa bu inişi tamamen bırakıp başka bir patikaya mı baksam?"
İnsan ilişkilerinde de tam bu: Karşındakine ulaşmak için kendi frekansını, kelime dağarcığını, espri anlayışını, hatta bazen duruşunu, tavrını bilinçli olarak düşürmek zorunda kalıyorsun. Sen yukarıdan iniyorsun aslında, ama inerken o kadar dikkatli, o kadar kontrollü, o kadar "fren yaparak" gidiyorsun ki, vardığında bitkin düşüyorsun. Karşındaki belki sadece "kolay" bir sohbet yaşadığını sanıyor, sen ise içten içe "ne kadar enerji harcadım ben buna" diyorsun.Bu tür ilişkilerde en yoran şey şu oluyor bence: Sürekli kendini translate etmek. Kendi doğal halini, kendi derinliğini, kendi hızını korumak yerine, sürekli sadeleştirerek, yumuşatarak, basitleştirerek konuşmak. Ve en kötüsü, bunu fark ettikten sonra bile bazen yapmak zorunda hissetmek — çünkü yoksa iletişim kopuyor.
Bazı insanlara ulaşmak için inişi tercih ediyorsun, ama vardığında gördüğün manzara o kadar değmiyor ki yorgunluğa… O zaman insan düşünüyor: "Acaba çıkışa devam mı etsem, yoksa bu inişi tamamen bırakıp başka bir patikaya mı baksam?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Merhaba ilham peşindeki yol arkadaşı, bu satırları okuduğun için teşekkürler. En gurur duyduğun adım ne, ya da bugünkü hedefin? Yorumda anlatır mısın, birbirimize güç verelim.